"Şehir Eskişehir'dir", ya İzmir?
Gönül Soyoğul

Fincanlarda yol görünmedi bana yaz boyunca. Sanki bu yüzden Ekim’e sarktı buluşmalarımız; deniz sezonunu aç/kapa yapıp eş memleketine doğru yola koyuluşumuz.

‘Bahar korkularla geçti, yaz kaygılarla’ diye yazmıştı bir arkadaş, ‘o zaman güze bakalım, mevsimlerin en şefkatlisine, bereketlisine, renklisine; revan olalım Eskişehir’e’ deyişimiz.

Güzel görünmek için denize ihtiyaç duymayan, gökdelensiz o mamur kente…

*

35 yıl önce, ilk kez gördüğüm o kahverengi/gri kent, çamurlu Porsuk yok çoktandır.

Kimi zaman yılda bir, kimi zaman 3-4 yıl arayla gittiğim şehir, ‘bu kez bana ne sürprizler sunacak bakalım’ heyecanı içimde.

Kardeşler, abiler, ablalar, enişteler, gelinler, damatlar, yeğenler, kuzenler; her biri dört ayrı ilden özlemlerini, sevgilerini taşımış çekirdek aileler. Bitmeyen yemekler, sohbetler, artık aramızda olmayan büyüklerimizden kalan anılarla hemhal olmalar. Halit babalı, Yüksel anneli, Hacı anneli, Hafız Halalı, Böcek Dayılı hüzünler, gülümsemeler. Anılar denizinde vücut bulmalar…

Dünyanın mevcut insan malzemesiyle güzel bir yer olmadığı/ olamayacağı çok netleştiğinden beri, birbirini daha çok dinler, daha çok sever olmuş güzel insanlarla, yazdan kalma havada dolu dolu, her birimizi kulak memesi kıvamına getiren iki gün…  Giderken kağıt, dönerken pamuk helva.

Kocaman bir bahçe, bahçede yan yana dizilmiş masalar, yanda kocaman bir mangal. Eksilse de hala kocaman bir aile. Yazılacak ne çok şey, paylaşılacak, pek çoğunda sizin de kendinizi bulacağınızı düşündürten ne çok anı var…

Ama o şehir var ya o şehir… Bilboardlarında Başkan’ın gülen portresiyle kocaman ‘şehir, Eskişehir’dir’ imzalı afişler… Öncelik onda, yazmazsam içime hicran, mesleğime haksızlık olur.

*

Her gidişimde bir parkını keşfettiğim ve her gidişimde bana keşfedecek bazen bir park, bazen bir müze sunan kentte, ( şimdilerde kent ve göç müzesi hazırlanıyor, bir sonraki gidişime mutlaka bitmiş olur) masal tadında geçen geceden sonra gençler dedi ki, ‘Masal bitmesin, haydi sizi Masal Şatosu’na götürelim.”

Kaç kez niyet etmiş, gidememiştik. Gittik. Yüzümüzde değişmez aksesuarlarımız maskelerimiz, ellerimizde kolonyalarımız. Park için ayrılmış otoparka yer aramadan bıraktık araçlarımızı, benzerini Paris’teki kent parklarında gördüğüm heybetli ama bir o kadar da zarif ferforje demir kapıdan süzüldük. Engelliler, yaşlılar, yürüme zorluğu çekenler için kapı girişinde hazır bekleyen tekerlekli sandalyelere ihtiyaç duymadan yürüdük.

Sağlı sollu ağaçlar arasındaki yolun ilk bölümünde, belirli aralıklar ve aynı zarif tentelerin/görselliğin kullanıldığı, kendilerine tanınan sınırı aşmayan sandalye masalarla küçük, tertemiz 5-6 büfe; daha ilk adımda, ‘medeni’ bir yerde olduğunuzu gösteriyor. Yolun devamında onları takip eden hediyelik eşya stantları; pek çoğu kooperatiflerden gelen, fiyat denetimleri olan envai çeşit hediyelik eşyalarıyla, bir çocuk gibi ‘hepsini alalım’ duygusu yaratıyor. Ve ne yiyecek/içecek büfelerinden, ne hediyelik eşya stantlarından bangır bangır müzik sesi geliyor. Parka adımımızı attığımızdan itibaren tek duyduğumuz kuş cıvıltıları ve çocuk sesleri, dünyanın en güzel müzikleri. Sadece gözlerinizi dinlendiren yeşil değil, ruhunuzu serinleten sessizlik de hakim burada. Sıfır motorlu araç. Bir parkta olması gerektiği gibi. Pazaryeri de yok. Tertemiz, güvenli, olağanüstü yeşil…

Hayranlık,  huşu, kıskançlık, üzüntü, hayal kırıklığı, gıpta sarmalında geçecek iki saat. Ve o iki saatte bitiremediğimiz, bir başka sefere bıraktığımız ne çok gezilecek, yaşanacak alan..

Telefona dokunup Eskişehir Büyükşehir Belediyesi sitesinden önüme dökülen onlarca parktan birini açıyorum. Yüzölçümüyle, parkın çevresini turlayan mini treniyle, beni girdiğim anda eski Kültürpark’a ışınlayan o duyguyla, iç çekişle… ‘Ama çok güzel istasyonlar da yapmışlar bizden farklı’ diyorum içimden. İç konuşmalarım hiç susmuyor zaten, hiç! İzmir-Eskişehir arasında mekik dokuyor tren gibi.

“Tam adı Sazova Bilim, Sanat ve Kültür Parkı. Park, yaklaşık 400 bin metrekarelik alanı ile Eskişehir’in en büyük temalı parkı olma özelliğini taşımaktadır. (Kültürpark 420 bin metrekare) Park alanı içinde çeşitli su sporları da yapılabilen büyük bir gölet, restoranlar, 1200 kişilik açık hava konser alanı, amfi tiyatro, bire bir ölçülerde müze gemi, masal kahramanlarından oluşan oyun grupları, çocukların su ile ilgili çeşitli aktiviteleri yapabilecekleri oyun alanı, engelli çocuklar için oyun alanı, yanı başında Türkiye’nin en büyük uzay evinin de yer aldığı Bilim Deney Merkezi, Türkiye’de bir ilk olma özelliğini taşıyan Masal Dünyası, 2010 Türkiye’de Japon yılı etkinlikleri çerçevesinde Büyükşehir Belediyesi ve Türkiye’nin Japonya Büyükelçiliği iş birliğiyle yapılan Japon Bahçesi bulunmaktadır. Park alanı içinde özel gezi trenleri hizmet vermektedir. Büyükşehir Belediyesi Bilim Sanat ve Kültür Parkı içinde ayrıca büyük bir Sualtı dünyası bulunmaktadır.”

Mimari açıdan Disneyland’a benzeyen; özel rehberli turların yapıldığı alanların yanı sıra Sihirli Elma isminde bir kafe, hediyelik eşyalar satan bir dükkan, ücretsiz gezilebilecek seyir terası ve özel dekorların bulunduğu çeşitli alanların yer aldığı Masal Şatosu’nu, pandemi nedeniyle ziyaretçi girişine kapatıldığı için gezemedik. Yapay gölde çelik düzeneklerle oluşturulmuş ‘su kayağı’nı da (yanlış okumadınız, su kayağı evet) yine aynı gerekçeyle deneyemedik. Çocuklara yönelik suyun kaldırma kuvveti ve döngüsel hareketleri ile ilgili deneyler yapmalarına imkân tanıyan özel düzenekleri de izleyemedik…

Bir bistro, bir kahve evi ile Eskişehir’in ünlü çiböreğinin bulunduğu restoranların düzenine, zarafetine, sessizliğine hayranlıkla ve hep aynı iç çekişle imrenerek bakarak, parktaki son durağımıza yöneldik. Sazova içinde 7 yıl önce kurulmuş Esminyatürk’e. (Türk Dünyası Şahaserleri Parkı) Türk  Dünyası Kültür Başkenti Ajansı tarafından gerçekleştirilen, Türk Kültürünü yaşamış ve yaşayan ülkelerde yer alan Türk izleri taşıyan şaheserlerin küçük örneklerinden oluşan bu minyatür parktan, ‘biz buradaydık’ fotoğraflarıyla ayrıldık. Sazova’ya veda ettik. İçimdeki bitmeyen konuşmalar, yutkunmalar ve suskunlukla…

Pandemi kaygısıyla yazı geçirip ‘kapan kapan nereye kadar’ deyip kendini Eskişehir’e atmış, limonata tadındaki Pazar gününde tur otobüsleriyle şenlenen Odunpazarı’nın say say bitmeyen müzelerine, kafelerine, birbirinden güzel sürprizler sunan, her dönemeçte tarihle karşılaşılan sokaklarına vurmuş kalabalığın arasındaydık hafta sonunda da. Tarihi Kurşunlu Camisi’nin yer aldığı külliyedeki hediyelik eşyaların arasında gezindik, lüle taşlı küpeler/yüzükler/tesbihler alıp sevindik, camın yapıldığı atölyeyi körolası pandemi nedeniyle gezemedik diye hayıflandık, Kurtuluş Müzesi’nde damarlarımızı şişirdik, Atatürk’le selfimizi çeken ve anında mail adresimize geçen düzeneğe kızımla çocuklar gibi şaşırdık, mutlu olduk. Eskişehir’in en eski çerezcisi Kurtuluş’tan çekirdeklerimizi, bademlerimizi aldık, eşimin çocukluğunun şekercisi Cem’den de akidelerimizi, nane şekerlerimizi… Bağarasındaki eve, mangalın etrafına kurulmuş masalarda sevgili Neşe’nin, Mehmet Enişte’nin hazırladığı sevgiyi, bir kez daha içimize çekmeye, şehirdeki son gecemizi kalbimize kazımaya döndük sonra…

 ***

Tertemiz sokakları, yıllar önce çöp konteynırlarını ortadan kaldıran sistemi, sürekli açılan ve açılmaya devam eden müzeleri, her caddede, her köşebaşında sizi karşılayan heykelleri, çiçek bahçeleriyle bezenmiş yolları, meydanları, Porsuk üzerine kurulmuş minyatür köprüleri, sayamadığım parkları, turist kaynayan bölgelerinde bangır bangır müziksiz kafeleri, esnafa ya da araçlara değil de yayalara ait kaldırımları, en yüksek binanın 12 katlı olduğu gökdelensiz mahalleleri, yıllar önce işlemeye başlamış kesintisiz tramvayı ve daha sayısız güzelliği ile bir bozkırdan Avrupai bir kent yaratmış Yılmaz Büyükerşen ile sadece partisi CHP değil, hepimiz ne kadar gurur duysak az… Üstelik yaptığı işlerle ilgili tüm kararları, 4 dönemdir AKP’nin çoğunluk olduğu bir Büyükşehir Meclisi’nden geçirdiğini, üstüne bir de 83 yaşında bir delikanlı olduğunu bilirsek…

“Porsuk Çayı kenarına park edilmiş bisikletleriyle Amsterdam’ı, gondollarıyla Venedik’i, renkli köprüleri ve köprü üzerindeki aslanlarıyla Budapeşte’yi, Porsuk Çayı kenarındaki mekanlarıyla Sava Nehri kıyısındaki Beton Hala bölgesine sahip Belgrad’ı, köşe başı 3. nesil kahvecileriyle Kopenhag’ı anımsatıyor. Her yer heykellerle bezeli. Bu şehrin her bir yanından sanat damlıyor” diye yazmış bir gezgin, bloğunda. Hayran olmamak, gıpta etmemek ne mümkün; insan taş olur! Lüle taşı.

*

“İnsanın trajedisi, parçası olduğu o muazzam doğayı anlamaktan ve ona uyum sağlamaktan vazgeçtiği anda başlar” diye yazmıştı geçen gün Mine Söğüt…. Belki İzmir’i de anlatan bir cümleydi bu. Kentlere yerleşmiş, doğayı terk etmiş ama kentleşememiştik de daha trajiği.

Bir yangın yerinden bir Kültürpark çıkarmış vizyona/çalışkanlığa/becerikliliğe bir daha ulaşamamayı, sadece gelmiş geçmiş yerel yöneticilerin sırtına yüklemek adaletsizlik, hakkaniyetsizlik olur elbet. Öyle çok sebep, öyle çok bile isteye yapılmış kötülükler varken, bunları biliyorken, kimilerine şahit olmuşken… Ama bozkırı cennete çeviren Büyükerşen örneği de orada, yakınımızda duruyor işte. Etiyle, kemiğiyle, gerçekleştirdikleriyle, yaptığı ya da yolunu açtığı yüzlerce imkansız örnekle, capcanlı.  “Şehir Eskişehir’dir” demek, sonuna kadar hakkı, haklı. “Ya İzmir” diye sormak da bizim… Ya İzmir? Modifiye mi, gerçek mi?

Umutlarımı çoğaltan, yaralarımı kanatan,hayal kırıklıklarımı (yine) depreştiren Eskişehir’den sonra, bu soruyu sormaktan hiç vazgeçmeyeceğim; bu kentte doğmuş, bu kentte var olmuş bir yurttaş olarak. Siz de vazgeçmeyin olur mu…



Sayfa Adresi: http://www.gercekizmir.com/yazar/-Sehir-Eskisehir-dir-ya-Izmir/481