POLİTİKA YEREL YÖNETİMLER GÜNCEL SPOR KÜLTÜR-SANAT DÜNYADAN EKONOMİ TÜMÜ
'Ekonominin çarkları tam güç dönmeye başladı'
'Ekonominin çarkları tam güç dönmeye başladı'
Pandemi geçecek, deprem tehlikesi geçmeyecek
Pandemi geçecek, deprem tehlikesi geçmeyecek
Bakan Akar'dan celp açıklaması: 100 bin test yapıldı
Bakan Akar'dan celp açıklaması: 100 bin test yapıldı
75 ilde bulunan gündüz bakım merkezleri açılıyor
75 ilde bulunan gündüz bakım merkezleri açılıyor
11 Aralık 2019 Çarşamba - 12:10

TMMOB Sekreteri Yalçın'dan Soyer’in 'gökdelen' açıklamasına: Şoktayız!

Gönül Soyoğul sordu, Melih Yalçın 'kent suçları'nı anlattı.

TMMOB Sekreteri Yalçın dan Soyer’in  gökdelen  açıklamasına: Şoktayız!

Hemen belirteyim, bu röportaj pazartesi günü yapıldı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın, Pasaport’ta yükselecek gökdelenle ilgili ‘ilk’ söylediklerinden sonra... 

Ne demişti Tunç Soyer: Burada yasal bir kazanım var. Bir hakkı var. Bu noktada neye karşı çıkılacak, niye karşı çıkılacak bilmiyorum. Ben olumsuz bakmıyorum. Konuyu biraz daha ince elemek gerek. 7 kat otopark gözüküyor orada, belki bir bölümünü aşağıya yaptırmayı düşünmek lazım, yüksekliği biraz aşağı indirmek için. Tamamı yasal hakları, kazanılmış hakları. Bu kadar büyük yatırım yapacak vatandaşı küstürmemek lazım doğrusu. Burnundan getirmemek lazım. O nedenle belki detaylı bir çalışma yapılabilir ama prensip olarak karşı çıkmayı doğru bulmuyorum.

Bu sözlerden sonra (seçim öncesi Tunç Soyer’e verdikleri açık destekle bildiğimiz TMMOB’a bağlı odaları kastederek) ‘şoktayız’ diyen konuğum Melih Yalçın’ın ve TMMOB mensuplarının, Soyer’in ikinci ve çok geniş, şüpheye mahal bırakmayan demecinden sonra nasıl bir haleti ruhiye içinde olduklarını bilemiyorum henüz. Öğrenmek için çok fazla beklemeyeceğimizi, şok dalgasını kısa sürede atlatacaklarını zannediyorum. Bu kentte 37 yıldır gazetecilik yapan bir gazeteci olarak öngörümse, yeni dönemin İzmir için çok tartışmalı, çok isyanlı, çok davalı geçeceği yolunda…

Röportajı yapmaktaki gayem, iki ay önce TMMOB’un kamuoyuna duyurduğu 72 kent suçu hakkında aydınlanmak, Konak Belediye Başkanı Abdül Batur’un ‘hiç içime sinmiyor, İzmir’in bağrına saplanacak bir hançer gibi’ dediği gökdeleni de kent suçlarına dahil etmeleriyle ilgili konuşmak ve odalardan ne zaman bir itiraz gelse kentin bazı kesimlerinden ‘istemezükçüler yine başladı’ suçlamalarından bıkmış biri olarak, ‘istemezükçüler olmasaydı, İzmir nasıl bir kent olurdu’ sorusunun yanıtlarıyla, hafızalarımızı tazelemekti.

Zaten uzun bir söyleşi, daha da uzatmadan başlıyorum sorularıma. Konuğum, Türkiye Mimar Mühendisleri Odaları Birliği (TMMOB) İzmir İl Koordinasyon Kurulu Dönem Sekreteri Melih Yalçın.



GÖNÜL SOYOĞUL: İki ay önce TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu olarak, hazırladığınız ‘İzmir Kent Suçları Haritası’nı kamuoyu ile paylaştınız, basında da yer aldı. Önce bu konuyla ilgili bir özet yapsanız, haberden haberdar olmayanlar için, röportajın daha anlaşılır olabilmesi adına…

MELİH YALÇIN: Biz aslında her seçim dönem ‘ülkenin sorunları, yerelin sorunları, çözümler nelerdir’ gibi başlıklarla broşürler hazırlıyoruz. Yaşadığımız kentin sorunlarının ötesinde bir bakış açısına, kamusal, sosyal bir belediyecilik bakışına ihtiyaç var. Çünkü biz yıllardır sosyal belediyelerle yönetildiğimizi varsayarak bunu hiç düşünmedik aslında. Sonra dedik ki böyle bir sorun var, sosyal belediyecilik ne anlamda ele alınması gerekiyor. Özelikle karar mekanizmalarının merkeze alındığı bir dönemde yereldeki çalışmaların hem demokrasi. hem sosyal adalet açısından çok önemli olduğuna dair birtakım tezler geliştirdik. Yeni bir bakış açısı dememizin nedeni de bu. Oturduk çalıştık, bunu belediyelere de gönderdik, adaylarla da konuştuk. Bir toplantı yaptık, bu toplantıya adaylardan sadece Tunç Soyer geldi. Kendisine bunun sunumunu yaptık. O da sağ olsun notlar aldı, bizim bütün görüşlerimize katıldığını varsayarak bu konuda çalışmalar yapacağını topluluğa deklare etti. Ama aynı dilden konuşmuyoruz zaman zaman ve bu son meselede (gökdeleni kastediyor) kırılma noktaları yavaş yavaş başladı.

“O kırılma noktasına gelmeden önce… İzmir’de hukuka aykırı bir şekilde hayata geçirilmesi planlanan ve yapımı devam eden 72 projeyle ilgili bir harita çalışması yaptınız TMMOB olarak. İçinde; gökdelen, AVM, RES, termik santral, yat limanı, altın madeni, taş ocağı, kentsel dönüşüm suçları… Yok yok. Niye adına ‘kent suçu’ dediniz?

YALÇIN: Kent suçu tanımını ilk defa bizim yaptığımızı düşünüyoruz. Hem uluslararası literatürde, hem yerelde araştırdık, kent suçları için net bir tanım konmamış. O yüzden baştan biraz zorlandık, doğrudan böyle bir tanımı ortaya koymamız bizim için de iddialı oldu aslında ama bunu yapmamız gerektiğini düşündük. Çünkü yapılan işleri suç olarak tanımlamaktan başka bir çaremiz de kalmamıştı. Şimdi bu suç haritasına bakacak olursanız, sözü edilen projelerin neredeyse tamamının planlamanın dışında yapılan işler olduğunu görürsünüz.

Bu ne demek oluyor?

YALÇIN: Kent planlarla yönetilir, bizim bakış açımız bu aslında. Kısa ve uzun vadeli planlar yapılır ve bu planlar kentin çeşitli kesimlerince tartışılır. Örneğin kentin, bizim için anayasası diyebileceğimiz 1/25000’lik planları… Bunu Çevre Bakanlığı yapıyor, bu planda da her şey görünüyor, neresi ulaşım, neresi konut alanı, neresi yeşil alan… Kente bakınca nereye doğru gelişecek, kentin geleceği ne olacak? Tabi bir de bu planın öngörüsü var. Diyor ki; İzmir’in nüfusu şu an diyelim ki 4.5 milyon, 5 yıl sonra nüfus şöyle olacak, 10 yıl içinde şöyle olacak… Ve bu öngörüsüne göre diyor ki bu kent de nüfus dağılımını şöyle karşılayacak, tarım alanlarından tutun her şeyine kadar… Ama bu planlar çok uzun vadeli yapılması gereken ve çok sık değiştirilmemesi gereken planlar. Türkiye’nin sorunu bu aslında.

Planların zırt pırt değiştirilmesi…

YALÇIN: Evet, aynen öyle. Bakın bir örnek vereceğim; Adalet Bakanlığı, bizi Afyon’da bir toplantıya çağırdı, oradaki konu da; plan değişiklerinde yapılan şeylerdeki mahkemelerde karşılaşılan sorunlar, bununla ilgili Almanya’dan konuklar getirmişler, Türkiye’de bakanlık seviyesinde kim varsa, oradan da aynı seviyede insanların muadillerini getirmişler. Adalet Bakanlığı’nın tartışılmasını istediği konu şu; ‘Bu plan değişikliklerinle ilgili yapılan davalarda çok sorun yaşıyoruz, bilirkişiler atılıyor, bilirkişinin biri başka bir şey söylüyor, diğeri başka bir şey söylüyor, odalar başka bir şey söylüyor. Tabi bunlar çoğunlukla kamuya mal olunan konular. Biz burada çok büyük sorunlar yaşıyoruz, verilen kararların bir kısmı vicdanı rahatlatmıyor, tartışmalar devam ediyor. Bunu nasıl çözeriz diye çalıştay yapalım’ denmiş. Aslında orada bizim sorunumuzun ne olduğu çok net ortaya çıktı. Çok net bir soru sordum toplantıda; ‘bize planlama sürecini bir anlatın Almanya’da nasıl oluyor’ diye. Örneğin bu üst ölçekli bir plan, diyelim ki bir yere baraj ya da otoyol ya da kentin konut alanlarını genişletilmesiyle ilgili yeni bir şey yapılacak, bakanlık planları yapar, sonra tüm kurum kuruluşlara gönderir. Tabi oradaki bakanlıkların yetkisi bizimkiyle eş değer değil, onlarda yerelde daha çok yetki var, orada daha adaletli şekilde dağıtılmış yetkiler. Almanya’da bakanlığın çıkardığı bazı olmazsa olmaz kurallar var. Mesela gürültüyle ilgili, çevre sağlığı ile ilgili. Siz plan yaparken tamamen buna uymak zorundasınız. Bunlarla çeliştiğiniz zaman bakanlık zaten hemen sizi uyarıyor. Plan yapılıyor, herkese gönderiliyor, herkes başlıyor bağırmaya çağırmaya, mülk sahipleri de dahil olmak üzere… İtirazlar ve dava süreçleri başlıyor. Diyorlar ki; biz dava sonuçlanıncaya kadar kesinlikle çivi dahi çakmıyoruz, bu iş sulha erişinceye kadar dokunmuyoruz. Mesela ne kadar sürüyor bu? 20 yıl diyor. ‘20 yıl tartışıyoruz bunu’ diyor, ‘davalar devam ediyor. 0 yılın sonunda tüm davalar sonuçlanıyor, herkes bir şekilde ikna oluyor, dava açacak mecra da kalmıyor. Ne sonuç çıktıysa herkes kabul ediyor ve icraat başlıyor.’

Bizde nasıl çalışıyor süreç?

YALÇIN: Davalar başlıyor, iş de başlıyor. (gülüyor) 20 yıl geçiyor, iş bitiyor ama davalar tartışmalar bitmiyor. Zaten o iş bir işe de yaramıyor. Biz bunu yapacağız inat ettik mantığıyla devlet ceberutluk yapılıyor. Mesele bu. Ülke, planları projeleri sağlıklı bir şekilde tartıştırmıyor. Yapılan planlar da süreç içerisinde sürekli değiştiriliyor. Bizim için sorun olan konu şu; İzmir’in imar planları var, çok önce yapılmış. Ama bunlar parsel bazında, ada bazında bölgesel olarak sürekli değiştirilmeye çalışılıyor. Niye? Bilmiyoruz. Bizim bütün tartışacağımız her şey buraya dayanıyor.

Nasıl bilmezsiniz?

YALÇIN: Var, biliyoruz. Aslında gerekçe belli; birilerine toleranslı, fazladan hak tanıyan planlar yapılmaya çalışılıyor. Gerçeği bu. Bunu sadece hükümet yapmıyor, belediyeler de yapıyor. Bizim haritamıza bakarsanız, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı birçok plan değişikliği var.

Yani diyorsunuz ki; kent suçları kadar, suçlular da belli. Özellikle İzmir bazında… Kent suçlarını yerel yönetimler işliyor. Yeniçeri ayaklanmalarında yeniçerilerin ‘istemezük’ diye bağırmaları, nasıl oldu da size yapıştı? İlk hangi belediye başkanı kullandı bu benzetmeyi sizler için?

YALÇIN: Yüksel Çakmur. Galeria yapacaktı Konak Meydanı’nda… Orada başladı aslında bizim yerel yönetimlerle en ciddi tartışmalarımız. O orada ısrar etti, biz de istemiyoruz dedik. Bizim kente kazandırdığımız ilk meydandı Konak Meydanı.

Böylece İstemezükçü oldunuz, sonrasında pek çok kişinin kullanmasıyla klişeye dönüştü. Sanki inatçı çocuklar var, yetişkinlere karşı ortada tepiniyorlar gibi. Ne diyorsunuz bu tanım için?

YALÇIN: Özellikle anlatmaya çalıştığım konu buydu, bunun üzerine oturtmamız gerekiyor her şeyi. Bizim iddiamız şu; kent planlarla yönetilir, bu planlar yapıldıktan sonra ‘benim fikrim geldi’ deyip şöyle bir proje var, şöyle bir sorun var olmaz… Tabi ki ufak tefek sorunlar çıkabilir, bunları çözmek için birtakım projeler de geliştirebilirsiniz ama yapılan ana planlar hiçbir zaman değişmez. Az önce bahsettiğim toplantıda şöyle bir soru daha sorduk Almanya’daki arkadaşlara; ‘sizin planlar hangi sıklıkla, ne zaman değişiyor, planı yaptınız, ondan sonra neyi değiştiriyorsunuz’ dedik. ‘Değiştirilme olanağı var, ihtiyaç olursa karar verilirse plan değişir’ dediler. ‘Pratikte bu kaç defa, yılda kaç defa olur’ diye sorduk bu kez. ‘Bize 5 yıl içerisinde 1 kere geldi plan değişikliği’ dediler. 5 yılda 1 kere!. İstanbul’da yıl içerisinde parsel bazında plan değişikliğinin sayısı 10 binlerin üzerinde….

İzmir’i merak ettim. İzmir’deki plan değişikliği sayısı aşağı yukarı nedir?

YALÇIN: Onu bilmiyorum. Ama sayı burada azdır.  Biz, herkesin üzerine kısmen de olsa anlaştığı plan üzerinde artık bir değişiklik yapılmaması gerektiğini iddia ediyoruz. Özellikle İzmir için şöyle bir algı var zengin kesimde; sürekli İzmir’in önünü açmaya çalışıyorlar, marka kent yapmaya çalışıyorlar. Halbuki İzmir bir marka kent aslında. Bunu görmüyorlar. Kendince de bir takım projeler geliştiren, geliştirdikleri projelerin kente bir katkısı olup olmayacağı hakkında bir fikri olmayan bir kesim var. Herkesin fikri olabilir ama yerel yönetimin özellikle bu tür şeylere mahal vermemesi gerekir. ‘Kent planı var, bu saatten sonra o planda herhangi bir değişiklik yaparsak zaten, kentin adaletine biz hançer vurmuş oluruz, durduk yerde niye değiştiriyoruz, neden farklı hak tanıyacak insanları ya da parsellere plan hakkı tanıyorsun’ demesi gerekir. Bu konuda çok ketum davranması gerekir ama ne yazık ki bu bakış açısı meclis üyelerinde de var, belediye başkanlarında da. Makul görüyorlar bu tür talepleri ve onlara karşı ellerinden ne geliyorsa yapmaya çalışıyorlar. Aramızdaki sorun bu. Bir proje çıkıyor, bu proje birileri için ‘kentin önünü açacak, İzmir’i marka kent yapacak’ projelerden biri oluyor. Ama biz diyoruz ki planda yok, madem böyle bir projeniz vardı daha önceden planlar hazırlanırken önerseydiniz planlar ona göre hazırlansaydı. Bu tür projeler daha çok ‘fikrim geldi’ projeleri… Biz de bu ‘fikrim geldi’ projelerine bakıyoruz, hadi diyelim planda yeri yok deyip tümden reddedebilirsiniz ama bakıyorsunuz plana uymuyor. Diyelim ki size 5 katlı bir hak vermiş bir imar planında, oraya bakıyorsun 20 katlı 30 katlı bir şey öneriyor, AVM’ler öneriyor. Genellikle AVM üzerine rezidanslar. Sanki beş bin kişiyi istihdam edecek yer olacak, hemen herkesi kalkındıracak gibi pazarlanan, halbuki hiçbir gerçekliği olmayan, sadece o bölgeyi yaşanmaz hale getirilecek projelerden biri olduğunu görüyoruz ve itiraz ediyoruz.

72 kent suçu projenin içindekilerin hepsi inşaat da değil, RES’ler, taş ocakları, yat limanları var, santraller, madenler ve dahaları var. Onlara yerel yönetimlerden pek ses çıkaran olmuyor, Ama söz konusu inşaatsa AVM ise karşı karşıya geliyorsunuz sanki, niye aynı kararlılığı madende, taş ocaklarında göstermiyorlar?

YALÇIN: Doğru, göstermiyorlar. Mesela taş ocağını düşünelim; Bunları da bakanlık herhangi bir şekilde planlamıyor. Bu potansiyel yerler nelerdir, yanında bir köy var bu köyün tarlalarına yer altı sularına tarım alanlarına zarar verir mi vermez mi diye bir araştırma yapmıyorlar. Orada potansiyel varsa ruhsatı veriyor, köylünün de haberi olmuyor; ne zaman iş makineleri geliyor, o zaman haberi oluyor. Taşın en büyük maliyeti çıkarıldığı yerden gideceği yere olan ulaşımıdır. Bunların çıkarıldığı yerde çok fazla maliyet yok, bunun için de yolu olan en yakın yerler seçiliyor. Köy varsa köyün zaten yolu var, köyün hemen dibindeki taş ocakları ilk önce üzerine hemen atlanan projeler oluyor. Halbuki burada bir planlama yok ve bu taş ocakları işlenmiyor, çevre planlarında görülmüyor, madenler falan da… Köyün hemen yakınında taş ocağı açmaya kalkınca köylüler de itiraz ediyor, biz de gidip onlara destek oluyoruz. Çünkü dinamit patlatıyorsunuz ve sarsıntıyla yer altı su kaynakları yön değiştirebiliyor, kirlenebiliyor ve sizin 100 yıldır kullandığınız su yok oluyor. O, taşı kıracak, bitince de gidecek ama oradaki köy ne olacak?

TMMOB pek çok meslek kolunu barındırıyor, sizin uzmanlık alanlarınız inşaat, çevre, mimarlık v.b. Yani görüş bildirmek en doğal hakkınız.  Siz uzmanlık alanınızla ilgili ‘bu olur, bu olmaz, şu nedenden dolayı kente doğaya zarar verir’ diyorsunuz. Ama uzmanlık alanında konuştunuz diye istemezükçü diye yaftalanıyorsunuz. Mesleki olarak itiraz hakkınız olmasına rağmen, böyle yaftalanmanıza doğrusu içerliyorum. Size nasıl hissettiriyor bu söz?

YALÇIN: Biz artık alıştık. (gülüyor) Başta şunu söylemek gerekir; TMMOB’a bağlı 24 tane oda var, biz tek oda değiliz. Bu odaların uzmanlık alanına baktığınızda yerel yönetimlerin neredeyse tamamı. Yerel yönetimlerden sağlık, eğitim, hukuku çıkarırsanız geriye kalan bütün iştigal alanları, bizim uzmanlık alanımıza giriyor. İnşaatından yoluna kadar. Ne yaparlarsa yapsınlar, orman, tarım… Hepsi bizim uzmanlık alanımıza giriyor. Dolayısıyla bu konuda bizim dışımızda söz söyleyecek yetkili bir kurum yok.  Uzmanlık alanına bakarsanız tek yetkili kurum biziz. Bu nedenle biz zaten bu işlerin daha planlama aşamasındayken takibine başladığımız için, her şeyin ne için yapıldığını çok iyi biliyoruz. Vatandaşın bunu bilmesi mümkün değil. Herhangi bir kişinin bu kadar bilmesi de mümkün değil. Diyelim ki tarım alanları ile ilgili bir düzenleme yapılıyor, biz hemen orada ne amaçlandığını ve sonuçlarını görüyoruz ve itiraza oradan başlıyoruz. Bizim şöyle bir temel ilkemiz var, hareket ettiğimiz nokta şu; kamu yararı olacak projede! Çok net söylüyoruz, kamunun tamamına yararı olacak, bir kişiye değil. Kamu olarak bütün halkı görüyoruz. Belediye belki o işadamını kamunun bir parçası olarak görüyor olabilir ya da 500 kişiyi istihdam edecek, onu da kamu yararı olarak görüyor olabilir ama biz öyle görmüyoruz. Kamunun yararına olacak, kentin bütününe kesinlikle zararı olmayacak, kentteki yaşam alanlarını yok etmeyecek, kentin altyapısına siluetine, dokusuna, tarihine, kültürüne… Bunlar çok önemli şeyler ve göz ardı edilen şeyler. Kentin kimliğine, bunlara kesinlikle zarar vermeyecek. Biz önce buradan bakıyoruz.  Size sohbetin başında belirttiğim broşürde kent kimliği nedir, kent kültürü nedir, bunları da anlatmaya çalıştık. Yerel yönetimlerinin bilgisi olduğunu da iddialı bir şekilde söyleyeyim, sanmıyorum! Bu kentin bir kimliği olur, bir kültürü olur ve siz onu devam ettirdiğiniz sürece bu kent yaşanabilir olur, herkesin dikkatini çeker. Turist bekliyorsanız kentin kimliğine, kültürüne gelir, AVM’lerine gelmez. Onları korumamız gerekiyor, gelecek kuşaklara aktarmamız gerekiyor. Yoksa bizim kentler ciddi anlamda rant alanları. İzmir’de aslında ciddi anlamda, Türkiye çapında bakarsanız her şeye rağmen korunmuş çok büyük rant alanları var.

Mesela?

 YALÇIN: Yarımada. Herkesin gözü orada, sürekli orası bir rant alanına çevirmeye çalışılıyor. İzmir gibi, Türkiye’de 3. büyük kent, kent merkezinden çıkıp da 1 saat sonra doğayla baş başa kalabiliyorsanız; bu yüzyılda bir kent için önemli bir şey. Ankara’da, İstanbul’da bunlar mümkün değil. İstanbul’da zaten doğa kalmamış. Bu alanları korumamız, çocuklarımıza torunlarımıza aktarmamız gerekiyor. Ama kapitalizm. Şu an kapitalizmin çok ciddi bir sorunu var; kapitalizm, krizini şu an aşamıyor. Bunu aşmak için de her türlü rant alanlarını paraya çevirmek için yeni bir şey başlattı, bu yüzyılın 2. yarısında başladı daha çok. Kent hakkının tartışıldığı günler de bugünlere denk geldi. Artık kapitalizm fabrikada işyerlerinde sadece işçileri sömürmüyor, kentlerde vatandaşın malı olan şeyi paraya çevirip cebine atmaya çalışıyor. Doğayı, tarım alanlarını, kıyıları, zeytinlikleri, buraları paraya çevirmeye çalışıyor. Bu kapitalizm projesi aslında… Onun çıkmazı.

Belediye başkanları sizden, odalardan ne istiyorlar? Her yaptıklarına ‘Çok güzel olmuş elinize sağlık’ demenizi mi? Özfatura’dan başlayarak, Çakmur, Piriştina, Kocaoğlu ve bugün Tunç Soyer. Ne istiyorlar sizden?

YALÇIN: Ben özellikle Tunç Soyer’in özelinde bir anekdot anlatmak istiyorum. Daha aday değildi Tunç Bey, Tepekule’de yerel yönetimlerle ilgili bir toplantı yapıldı, İnşaat Mühendisleri odamız organize etti. Bizi de davet ettiler, biz de izlemeye gittik.  Hatta toplantı sonunda bir plaket töreni vardı, benden rica ettiler vermemi. Sonrasında fotoğraflar çıktı destekçileri vs gibi. Tunç Bey’e şöyle bir soru soruldu, ‘Projeleriniz nelerdir’ diye. O da çok doğru bir cevap verdi; ‘benim projem yok, projeleri birlikte üreteceğiz’ dedi. Bizim beklentimiz bu. Belediyenin sizden beklentisi nedir diye sordunuz ya? Önce kendi beklentimizi söyleyelim. Proje, kentin halkıyla birlikte üretilir, kent bir başkanın projesi olmaz. Kentin planları olduğu için başkanın ekstra bir projesi olamaz. Belki strateji olarak kent kimliğine bir önerisi olabilir. Ama bunu kentle, halkıyla tartışmak zorunda. ‘Ben seçildim, halkıma söz verdim ben bunu getireceğim’ diye bir bakış açısını biz kesinlikle kabul etmiyoruz. Seçim dönemindeki tartışmalar, tartışma değil. Asıl tartışma, uygulamaya geçeceğiniz projenizi halkın her yerine yayacak, tartışması için süre tanıyacaksınız. Biz bunu öngörürüz. Tunç Soyer de bunu söyledi. ‘Ben göreve geldikten sonra ne proje varsa birlikte yapacağız, birlikte tartışacağız, herkes ikna olursa projeleri hayata geçireceğiz’ dedi. Ben de dedim ‘işte güzel bir belediye başkanı…’ Lakin öyle olmadı. (gülüyor)

Gerçi daha 8 ay oldu ama lakin ne oldu?

YALÇIN: Lakin öyle olmadı, şöyle oldu; Bir seçim propagandası başladı, başkan da bu sözün aksine projeler sunmaya başladı. Biz de şaşırdık, nereden çıktı projeler diye. ‘Şuraya kavşak yapacağım, şuraya yol’ falan demeye başladı. Bizde şöyle bir gerçeklik var ve bu gerçeği kimse yıkamıyor, paradigma diyelim. Belediye başkan adayısın, illa ki bir projen olacak. Başkana sordum ben, nereden çıktı bu projeler dedim. Ya bu böyle olmuyormuş dedi. Onun çevresindeki danışmanları, kampanyayı yürüten kişiler, ‘başkanım projesiz yola çıkılır mı nerede görülmüş’ dediler; belki o da …

Anlıyorum, herkes haber değeri olan flaş cümleler duymak istiyor.

YALÇIN: Bir algı oluşmuş toplumda sürekli bir proje. Halbuki yok öyle bir proje. Gerçekliği yok. Bizim beklentimiz şu; bir şey yapılacaksa az bir şey yapın ama herkesin bilgisi olsun, gerçekçi olsun, planlara uygun olsun. Kimsenin gönül koymayacağı projeler olsun, herkes içine sinerek kabul etsin ve sahip çıksın. Siz halka bilgi vermeden sürekli proje üretebilirsiniz ki, genellikle böyle oluyor. Sürekli bir şeyler yapılıyor, vatandaşın tümünü takip etmesi mümkün değil. Bilgi de verilmiyor. Birtakım iyileştirmelere biz zaten bir şey demiyoruz, biz zaten plansız büyümüş bir kentiz, ülke de öyle. Bu plansızlıktan dolayı bir sürü sorun yaşanıyor, bu sorunları birtakım palyatif çözümlerle çözebilirsiniz, bunları her projede halka soracaksınız illa diye bir şey yok ama büyük bir şey varsa, bu kentin geleceğini, kimliğini,  kültürünü ilgilendiriyorsa; kusura bakmayın bunu soracaksınız! ‘Böyle bir şey yapalım mı’ diyeceksiniz.

Belediyeler bunun için mi vardır?

YALÇIN: Belediyeleri biz kenti organize eden, örgütleyen bir organizasyon birimi olarak görüyoruz. Kentin yönetimi bir şirket değildir. Belediye başkanlığı sistemi bir başkanlık sistemidir, tamamen buna bağlıdır ve kimse de bundan çok fazla söz etmez. Şu an Türkiye’nin yönetimi başkanlık sistemi, tek adam rejimi diyoruz. Aynı şey belediyelerde var. Başkan, tek adam rejimidir. Kimse bunu aşmak da istemez, yetkilerini dağıtmak da istemez ve bu başkanların yanındaki tüm teknokratlar, bürokratlar hepsi başkanın ağzından çıkacak cümleye bakar. Çünkü başkanın ağzından çıkacak bir sözle her an yerleri değiştirilebilir, kimsenin yeri garanti değildir. Bu böyle olunca, o koltuğun bir büyüsü oluyor. O büyüye kapılan, altyapısı sağlam olmayan bir belediye başkanı,  ‘ben bunun hepsinin farkındayım, kenti yöneteceğim ama geçmişteki bütün algıların dışında farklı bir algıyla, gerçekçi sosyal demokrat ve kamucu bir bakış açısıyla yöneteceğim’ diye göreve gelse çok zorlanır. Bunu ben de biliyorum ama bunu hayata geçirmenin zamanı artık geldi. Çünkü bıktık ‘fikrim geldi projeleri’nden!

Tek adam dayatmalarından…

YALÇIN: Tek adam dayatması. Projeleri tartışıyoruz, başkan öneri söylemiyor, bürokratından ‘başkan öyle istiyor’ cümlesi!. Başkan öyle istiyor cümlesi bana çok garip geliyor bir teknik eleman olarak. Başkanın malı değil ki burası. Başkan burada sadece seçilmiş birisi. Burası hepimizin. Kendine ev yapmıyor, kendi cebindeki parayla da yapmıyor. Bizim paramızla, bizim malımızı şekillendiriyor diyelim. Bu başkanın isteğiyle olacak bir şey değil ki. Bu anlamda başkanların beklentilerinin dışındaki tavrımız onları rahatsız ediyor. Çünkü onlar o koltuğa oturduğu zaman çevresinde, organizasyon içerisinde yer alan, belediyede çalışan hepsi emre amade insanlar. Onun dışında başka çevreler var; başkanım başkanım diyen. Böyle olunca da sürekli kendisini, yaptıklarını olumlayan, kendisinden bir takım beklentileri olan bir çevre dışında yaptıklarına olumsuz bakan birileri olunca onları rahatsız ediyor. Bizim karşılaştığımız manzara bu. Baştan evet kamucu bakış açısıyla iki arada bir derede evet doğru söylüyorlar gibi bakanlar da oluyor ama başkan olunca birtakım flaş işleri yapmak ve onunla anılmak gibi bir kaygı oluşuyor. O kaygıyı biz yenemiyoruz.

Hiçbirinde yenemediniz?

YALÇIN: Hiçbirinde yenemedik.

Burhan Bey dönemi, sonra Yüksel Çakmur, sonra yine Burhan Bey, sonra Piriştina, sonra Aziz Kocaoğlu ve şimdi Tunç Bey. Tunç Bey henüz 8 aylık. Hepsi içinde sizi en çok zorlayan? Geçmiş değerlendirmesi yapsanız…

YALÇIN: En çok zorlandığımız diyebileceğimiz biri yok. Hepsinde zorlandık, Çakmur döneminden başlayarak… Burhan Özfatura döneminde, sağcı bir belediye başkanıydı ama biz Burhan Bey ile konuşabiliyorduk, projelerine karşı çıkıyorduk ama konuşabiliyorduk. Mesela şöyle anekdotlar hatırlıyorum; Burhan Bey ile saat 1’de toplantımız var, saat 12’de Yaşar Kemal ile ilgili söylediği bir sözden dolayı belediye  önünde protesto gösterisi var. Biz protesto gösterisine katılıyorduk saat 12’de, o protestodan çıkıp Burhan Bey ile görüşüyorduk. (gülüyor) O da bunu biliyordu ama bunları birbirine karıştırmazdı. Burhan Bey’in hatası, Kordon yolunu ölümüne savunmakla oldu. Bizim onla en çok kavga ettiğimiz konu oydu ve o proje de onu götürdü zaten.

Diyorsunuz ki aslında Burhan Bey demokrat bir insandı?

YALÇIN: Evet, dinlerdi, çağırırdı proje için konuşurdu.

Dikkate alır mıydı Kordon yolunu saymazsak?

YALÇIN: Dikkate aldığı konular da oldu, ortak çalışmalarımız da oldu. Ama mesela bu proje bir kırılma noktası oldu, onun demokratlığının sınırı oldu.

Yüksek Çakmur dinlemiyor muydu?

YALÇIN: Çakmur ile de birçok konuda konuşabiliyorduk ama o da bir Galeria projesi çıkardı, ondan sonra onunla da ilişkimiz koptu. Bize ‘Kara Fatmalar’ bile dedi.

Sonrasında Piriştina?

YALÇIN: Piriştina dönemi kısa bir dönem. Piriştina en başında kentin sorunlarına ilişkin bizim önerilerimizi dikkate almıştı, bunun en önemli yanı Kordon projesi. O zaman proje durmuştu, burası için bir proje yapın dedi bize, biz de rekreasyon alanı yapalım dedik. Bunu dinledi. Kordon’daki rekreasyon alanı onun eseridir. Bizim de katkımız çok büyük, biz önerdik. Emniyet orası için dünyanın en büyük açık hava birahanesi diyor.(gülüyor) Biz çok mücadele ettik, o alan bizim için gurur meselesidir. Kordon’a çıktığımda gerçekten gurur duyuyorum. İzmir’in kimliğine de kültürüne de çok yakışan bir yer oldu orası…

Her yaş grubuna, yoksula da turiste de varsıla da hitap eden bir yer.

YALÇIN: Bizim, İzmir için iddia ettiğimiz bir şey var; İzmir, sokakta yaşayan bir kent. Bir Akdeniz kenti, kadın kenti. Bunun için ortak alanlara, kamusal alanlara ihtiyacımız var. İnsanların, zengini de fakiri de, etnik kökeni ne olursa olsun herkesin aynı zemine basacağı ve karşılaşacağı kamusal alanlara ihtiyacımız var. Bu kamusal alanları azaltırsak, insanlar evlerine mekanlarına çekilirse cepheleşmeler oluşur. O nedenle bizim sokakta yaşamamız gerekiyor.

 Olay sadece bir park, bir bina meselesi değil yani?

YALÇIN: Değil tabii ki. Orası çok güzel bir kamusal alan oldu. Mesela yurtdışından arkadaşlarımız geliyor, onlar da bayılıyor oraya. Çünkü çok güzel, özgür bir yer.

Aziz Kocaoğlu ile nasıl geçti 3 dönem?

YALÇIN: Onunla iyi başladı, kötü bitti. Kendisi de beklemiyordu belediye başkanlığını, Piriştina’nın vefatıyla Bornova’dan Büyükşehir’e geldi.  O zaman bizlerle görüştü, birçok kesimle de görüştü, hep ortak çalışma mesajları verirdi ama o koltuğun büyüsüne o da kapıldı bir süre sonra…

Biz en çok imar planlarında çalıştık, Piriştina döneminde başlayan ve Kocaoğlu döneminde devam eden yüksek yapılar yönetmeliği vardı. Yüksek yapılar yönetmeliğini ilk biz hazırladık, Türkiye’de ilk İzmir hazırladı. Bunu da meslek odaları birlikte yaptı. Bu yönetmelik daha proje aşamasındayken, proje bittikten sonra inşaat aşaması kontrolleri için bir heyet oluşturduk ve tüm odalardan birer temsilci katıldı. Bu çok güzel bir projeydi, sosyal anlamda kamusal denetim açısından. Bu yüksek yapılar yönetmeliği daha sonra bakanlık tarafından iptal edildi, kaldırıldı. Bakanlık sevmedi bu tür denetimleri. Ama dediğim gibi baştan iyi başladık, hep bizlerle tanışılarak bizim görüşlerimiz alınarak üretilen projeler, daha sonra görüşlerimiz alınmaz oldu. (Aziz Kocaoğlu dönemi)  Kırılma noktası neydi derseniz; kırılma noktası körfez içinde çalışan vapurlarla başladı. Bizim ona ciddi itirazlarımız oldu. Yamanlar’da arıtma tesisleriyle ilgili toplantılar yaptık. Ondan sonra yavaş yavaş koptuk. Ama Aziz Bey ile en büyük kırılma noktamız Kültürpark’tır. Kültürpark'ta fuarın artık başka yere alınacağını ve yeni bir fuar alanı yapılması konusunda bir projesi vardı belediyenin.

Kültürpark’a girersek çıkamayız, onu son bölümde konuşalım. Başkanlara dönersek, Piriştina, yüksek yapılar için Bayraklı bölgesini işaret etti, uydu da.

YALÇIN: Orası Özfatura zamanında da yeni kent merkezi olarak planda yer alıyordu. Piriştina zamanında onun planı yeniden değiştirildi. Aslında orası kent merkezi olarak çok önceden planlanmıştı. Bizim orada binamız var.

İlk gökdeleni de siz diktiniz, öyle değil mi?

YALÇIN: Evet biz diktik. Ama o zaman orası kent merkezi olarak planlamıştı, biz de orayı ondan seçtik. O zaman plan üzerinde yapı alanı belliydi, biz o plan çerçevesinde yaptık projeyi, ondan sonra emsalleri arttırıldı, planlar yeniden değiştirildi ve birkaç kere de sürekli değiştirilmeye çalışıldığı için dava edildi. Halbuki ilk Özfatura zamanındaki hali kalsaydı bu kadar da uğraşmayacaktık. Çünkü o plan kabul görmüştü, kimse de itiraz etmemişti. Ama ne zaman  yeniden yapıyorsunuz planı, o zaman itirazlar başlıyor.

Sizin Çakmur’a itirazınız olmasa şu an geniş, insanların nefes aldığı Konak Meydanı’nda devasa bir AVM olacaktı denize bakan! , Sizin itirazlarınız olmasaydı 1 Kordon’dan 6 şeritli bir otobandan vızır vızır araçlar geçiyor olacaktı. Siz istemezükçüler, başka neler yaptınız bu kente?

YALÇIN: Sayemizde olduğunu söyleyebileceğimiz; Adnan Saygun Sanat Merkezi, orası troleybüs alanıydı. Bu kamu ortamında çok fazla tartışılmadı ama Piriştina döneminde kamusal alan oldu. İtirazlarımız olmasaydı, muhtemelen AVM ya da o tarz bir şey olacaktı.

Havagazı Fabrikası var. Havagazı fabrikası işlevini yitirdiği için kapatıldı ve orası tabi herkesin iştahını kabartan bir alan oldu. Biz de orasının kente kazandırılmasını, kamusal alan olmasını önerdik. Orasının da bizim itirazlarımız sonucunda pazarlanması satılması önlendi. Aziz Bey’in başlangıç döneminde ama Piriştina’ya başlayan bir süreçti orası. Dava açıp iptal ettirdiğimiz son proje Körfez geçiş projesi. Bu sayede yarımadanın yapılaşması, İzmir kuş cenneti ve İzmir körfezini bir garabetten kurtarmış olduk. (*) DAHA UZUN BİR LİSTE İÇİN YAZININ SONUNA BAKINIZ LÜTFEN)

Gelelim Tunç Soyer’e. Günümüzde başlayan tartışma; Zorlu Holding’in yapmayı planladığı, yüksekliği Hilton’dan da fazla bir gökdelen. Sizin başka anlaşmazlıklarınız kırılma noktalarınız oldu mu bilmiyorum ama bizim, kamuoyunun dışarıdan gördüğümüz bu. Üstelik de 11 yıl öncesine dayanan bir kent suçu. Tek tük yazanlar da olmuş ama asıl kıyamet şimdi koptu. Niye şimdi yer buldu kamuoyunda, nasıl oldu bu olay?

YALÇIN: Orasının 1/5000’lik planları 2008’lerde yapılmış.

Konak’ta Muzaffer Tunçağ’ın, Büyükşehir’de Aziz Kocaoğlu’nun olduğu dönemde yani.

YALÇIN: Evet. Büyükşehir döneminde oranın bölgesel olarak yeniden planlanmasına ya da plan değişikliğine gidildi. Biz ona itiraz ettik ve mahkemeyi kazandık. Biz derken, meslek odalarımız, şehir plancıları odası ve mimarlar odası.

G: 1/5000’lik planın kapsadığı alan hangi bölge?

YALÇIN: Kahramanlar Bölgesi. Zorlu binası da içindeydi. 5 binlik planlar uygulama planları değil, üst ölçekli plan diyoruz ona. 5 binden sonra binlik planlar hazırlanıyor, 1/1000 ölçekli planlar, uygulama planları oluyor. 5 binlik plan kabul gördükten sonra ona uygun olarak 1/1000’lik planlar hazırlanıp meclisten geçtikten sonra orası imara açılmış oluyor. Yani orada bir şey yapacaksanız, ruhsat alacaksanız, o 1/1000’lik planın olması gerekiyor. 5 binlik planlara itiraz etmiş arkadaşlarımız, mahkeme de bunları iptal etmiş. Yanlış hatırlamıyorsam bu 4 kez falan oldu. Biz iptal ettiriyoruz, tekrar yapılıyor. Burada Aziz Bey’in ısrarı var o bölgeyle ilgili. Ama tam bu arada bir şeyi kaçırmışız, 1/1000’lik planlar hazırlanmış. Çünkü planlar hazırlanıp meclisten geçtiğinde yürürlüğe giriyor, dava süreci içerisinde 1/1000’lik plan hazırlanmış ve yürürlüğe girmiş. Biz 5 binlik planlar iptal edildiği için 1/1000’lik planlar hazırlanmıyor diye düşünüyoruz, o arada hazırlanmış, hukuken etrafından dönülerek… Bizde oluyor böyle şeyler ne yazık ki. Biz dava sonucunu beklerken, o plana göre de ruhsat alınmış Sema Hanım döneminde. Ama yürürlükte olduğu için onun da yapacağı bir şey yok. İtiraz edebilir, bildiğim kadarıyla ki biz çok yakından takip ediyoruz; Sema Hanım’ın ruhsat vermemek için direndiğini.

İmzalamasa ne olurdu, suç mu işlemiş olur?

YALÇIN: Suç işlemiş olur yasal olarak. Bizim Türkiye’deki yapılaşmaya ilişkin tüm imar kanunundan söz edelim; imar kanununda bir garabet var. İmar kanunu diyor ki; siz belediyenin yetkileri alanında yürürlükte olan bir imara uygun plan yapıyorsanız ve belediye size süresinde ruhsat vermiyorsa, bakanlığa başvurup ruhsat alabiliyorsunuz. Birçok yerde böyle... Beklemeden de bakanlık ruhsat veriyor. Mesela PETKİM’i öyle yaptılar. PETKİM’in bu yeni rafineri alanı için belediyeye bile başvurmadan bakanlık doğrudan verdi ruhsatı, yeni plan yaptı, onayladı. Belediye de hatta itiraz etmişti projeye, davaya müdahil oldu. Sonra Aziz Bey davadan çekildi, zenginlerin itirazlarına dayanamadı. Dolayısıyla Sema Hanım gökdelene ruhsat vermek zorunda kaldı. Ama şimdi o ruhsata ilişkin bizim 5 binlik plana olan itirazımız sürüyor, dava devam ediyor. 5 binlik plan iptal olursa, binlik plan da hükümsüz kalacak ve ruhsatı düşecek. Yakın zamanda böyle bir karar bekliyoruz. O kadar arka arkaya aynı karar verildikten sonra bundan farklı bir karar çıkacağını düşünmüyoruz açıkçası.

Şu an yıkıma başladılar ama?

YALÇIN: Fiili bir durum yaratmaya çalışıyorlar. İstinye Park’ta olduğu gibi defalarca planlar iptal oldu, ÇED raporları iptal oldu ama ruhsat bir türlü iptal olmadı ve çalışma devam etti. Belediye ve Çevre İl Müdürlüğü’nün paslaşmasıyla sürekli ruhsat yenilendi, orada şimdi bir kent suçu yükseliyor. Plansız bir şekilde yükseliyor.

İstinye Park’ta çok büyük bir sorun olacağı noktasında herkesin hemfikir olduğu bir nokta. Oradaki tüm trafiği, yaşam biçimini, çevre, esnaf çok etkilenecek kuşkusuz. Başka neleri etkileyecek mesela?

YALÇIN: Altyapısında çok ciddi bir sorun var, pis su temiz su kapasitesini bilemiyoruz ama ulaşım açısında ciddi bir sorun olacağı belli, otoparkı yetmeyecek, çevreye bir sürü insan park etmek zorunda kalacak. Gaziemir’deki AVM’nin oradaki yolu ne hale getirdiğini görüyorsunuz. Orası kent meydanı değil bir anayol var, bir yol daha yaptılar ama öyle bir kuyruk oluyor ki anayolu da etkiliyor. Şimdi aynısının Üçkuyular’a olduğunu düşünün, Hatay yolu zaten tek şeride inmiş, tek yanı park edilmiş arabalarla dolu olduğu için. O Üçkuyular’a hengamenin içerisinde saplanıyor bu. Çevre ilçelere dolmuş seferleri var.

Orasıyla ilgili hukuki durum da sürüyor, İstinye Park ile ilgili avukatlar sürekli açıklama yapıyor şu iptal, bu iptal diye. Ama kimsenin dinlediği yok, inşaat devam ediyor.

YALÇIN: Evet. Devlet destekliyor bunları. Kent merkezindeki projeye dönersek; Bu proje kentin rant alanlarına saldıran, yani burayı yeni bir geçim kaynağı değil de kar amaçlı gören kapitalizmin hedeflerinden bir tanesi. O nedenle birçok proje yürüyor bununla ilgili. Mesela şehir hastaneleri, kentteki rant alanları yükselmiş hastanelerin kapatılıp oraların imara açılması hedefli bir çalışma. Ona keza okullar var kent merkezinde, ciddi rant alanlarına sahip. Onların da taşınması gündemde. Askeri alanlar var, hep böyle ranta açılması çok mümkün olan yerler. Bunların hepsi sırayla kesinlikle önümüze gelecek. Bu da aynı şekilde. Kent merkezinde rantı yükselten, yapılaşmayı yükselten bir proje. Buna artık bir hukuk çerçevesinde bakmamız mümkün değil. Buna siyasi olarak bakmamız gerekiyor. Mesela Konak Belediye Başkanı ‘bu kentin merkezine vurulan bir hançer olarak görüyorum bunu’ demiş. Aynısı Basmane Çukuru’ndaki proje için de geçerli. O da dava ettiğimiz bir konu. Ayrıca büyükşehir belediyesini eleştirdiğimiz de bir konu.

Abdül Batur, ‘hukuken elimde bir şey yok, baktığınız zaman her şeyi yasal ama yapılan yanlış’ dedi.

YALÇIN: İşte buna artık siyaseten bakmamız gerekiyor, bir itirazımız varsa siyaseten yapmamız gerekiyor. Bir şeyin hukuka uygun olması yasaya uygun olması, meşru olduğu anlamına gelmez. Biraz farklı yerden, yani kentin kültürü, kentin kimliği açısından bakacağız. Üstelik var olan hukukumuz da, var olan yasalarımız da zaten kentleri mahvetmeye yönelik bir hükümetin eseri. Hani desek ki; çok adaletli bir hukukumuz var, çok adaletli bir yasa sistemimiz var, ona uygun olmuş.  Siz niye itiraz ediyorsunuz deseler, ya haklısınız deriz ama yine itiraz ederiz. Çünkü bu doğru değil deriz. Ama bu bile yokken, bu saatten sonra yasal demek bir proje için, bence çok meşru bir cümle değil.

Yani sizin sohbetin başında söylediğiniz kırılma, Tunç Bey’in ‘yatırımcıyı da küstürmemek lazım’ sözü ile mi başladı, yoksa ondan öncesi mi var?

YALÇIN: Kırılma başlamadı. Konuyu ilk defa bir gazeteden okudum, herkes şokta şu an. O cümleler bizi çok tedirgin etti açıkça söyleyeyim. Çünkü o gazetedeki röportaj çıktıktan sonra kendi arkadaş grubumuzda bu konu gündeme geldi, herkesi tedirgin eden bir cümle. Kamuoyuna da duyuldu artık bu, her gün neredeyse bir yazı çıkıyor. Bu bence çok iyi bir şey, herkesin gözünden kaçırmaması gereken bir konu. Herkesin bu konuda algılarının doğru yönde olduğu konusunda çok umutlu bir haldeyim. Kimle karşılaşsam, bu proje ne olacak diye soruyorlar, başkan böyle demiş ne düşünüyorsunuz diyorlar. Başkanın söylediklerine herkes şaşırmış.  Belki şunu diyebilirdi; ‘bakalım bizim de içimize sinmiyor, yasal olarak yapılacak bir şey yoksa da bizim de elimiz kolumuz bağlı değil’ diyebilirdi. Ama projeyi savunur bir şekilde ‘yatırım önünü kesmeyin….’ Çalkaya da İstinye Park için böyle bir açıklama yaptı, yatırımın önünü kesmeyin gibi bir cümle kurdu. Bence çok talihsiz bir cümledir. Burada da benzer bir şey oldu. Kendisiyle bu konuyu tartışacağız. Biz belediyeyle aylık toplantılar yapıyoruz,  Kasım ayında toplantı yapamadık, önümüzdeki hafta toplantımız var, orada bu konu mutlaka gündeme gelecek. Ama biz bunun gerçekten siyaseten ele alınması gereken bir konu olduğunu düşünüyoruz. Bütün kent halkı buna karşı çıkarsa, istemezük derse amiyane tabirle, bu proje gerçekleşmez. Yoksa, belki de mahkeme karar verebilir o zaman ruhsat iptal olabilir ama şöyle bir sorun var; bakanlık yine devreye girip ruhsat verebilir, o yine yasal olarak devam edebilir, kimse onu engelleyemez. Yine dava edersiniz, dava bitinceye kadar başka bir plan devreye girer. Zaten sistem böyle çalışıyor. İstinye Park böyle oluyor.

Şu an yıkılan tütün depolarının tarihi olarak değeri? Tescilli değillerdi bildiğim kadarıyla?

YALÇIN: Orası tekel tütün depoları, aslında tescillenmesi gereken binalar. Ama bakanlık bunu tescillemiyor çünkü kültür ve tabiat varlıkları da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı içerisinde bir müdür. Bakanlık ‘burası tamam çok tarihi bir bina değil ama kentin kültürüne mal olmuş bir bina, kent merkezine yakışan bir bina, bunun yeniden yapılması, yerine silueti korunarak başka bir amaçla yapılsın, içerisi ne yapılacaksa yapılsın ama kesinlikle bina yıkılmasın,  binanın üzerine de çıkılmasın’ diyebilir. Alsancak’taki bizim mimarlık merkezi, onun yanında mali müşavirler odasının yaptığı bina, onlar da tütün deposuydu ama onlar orayı yıkmadı, içerisini yeniden dizayn ettiler. Aslında kente böyle kazandırılıyor bu tür binalar. Ama orası imar hakkı verilmiş ve tescil de edilmemiş, yasal olarak yıkılma hakkı da var, kimse bir şey diyemez o açıdan. Aslında onu hükümetin koruması gerekiyor ya da belediyenin ben burayı koruyacağım deyip satın alması.

Zaten korumamışlar, 2008’de plan değişiklikleri ile gözden çıkarılmış. Burada yerel iktidar fenalığı yapmış zaten.

YALÇIN: Artık vatandaşa kaldı buranın korunması. En azından bina yıkılsa da yerine ona benzer bir bina yapmak da mümkün, restorasyon çalışmaları buna izin veriyor ama oraya o kadar yüksek bir binanın dikilmesini engellememiz gerekiyor.

Konu siyasi dediniz ama fakat 72 ihlal suçunun neredeyse tamamına yakını CHP’li belediyeler zamanında işlenmiş, AK Parti’ye betondan yana diye kızıyoruz, ona kızmaya devam edelim fakat İzmir’deki kent suçlarının CHP’li belediyeler zamanında işlenmesine ne diyorsunuz?

YALÇIN: Bunu yapan kişilerin, kentin planlanması, kent kültürünün ve yapısının çok bozulmadan gelecek kuşaklara aktarılması konusunda çok fazla kaygıları olmadığını düşünüyoruz.

Sosyal demokrat belediyecilik bu mu?

YALÇIN: Kesinlikle bu değil. Ben, CHP’nin sosyal demokrat belediyecilik konusunda çok net bir yol haritası olduğunu düşünmüyorum, görmüyorum da. Onların 7 maddelik bir ilkeler manzumesi var ama bu ilkeler manzumesi sosyal belediyeciliği tanımlamıyor, buna da ciddi anlamda bir yol haritası çizmiyor. CHP’nin bence oturup bunu kendi içinde tartışması ve ciddi anlamda bir yol haritası çizmesi gerekiyor. Kamu yararı nedir, kamusal alan nedir, kamusal alanların kent kimliğine kültürüne kazandırdıkları nedir, bunları ciddi anlamda eğitim vererek anlatarak…

İsteseler öyle bir amaçları olsa Türkiye’de İzmir’de Ankara’da İstanbul’da bu konunun uzmanı çok insan var.

YALÇIN: Biz bunu her yerde tartışıyoruz ama bu belediyeler şirket gibi görüldüğü için ve tüm kararlar başkanın iki dudağının arasına baktığı için, bu karar mekanizmasının dışına çıkmak pek istenmiyor. Orada daha çok parsel bazında plan değişiklikleri var, bunlar daha çok Bornova yolu üzerinde, yeni kent bölgesi dediğimiz yerin biraz dışında. Orada aslında planlar var normalde ama o planlar o kadar yüksek yapının yapılmasına izin vermiyor. Parsel bazında plan değişikliği talebi geliyor yatırımcıdan. O tabi kendince haklı, kendince kente şaşaalı bir proje yapacağım, bir sürü şey kazandıracağım gibi…Bizim kimsenin kazanmasına itirazımız yok ama parsel bazında bir plan değişikliği yapmak, bir kere plana ihanettir. Çünkü o parsel bazına hiçbir şey tek bazlı ele alınamaz, plan bir bütündür. Plan bütün demişken sosyal yaşam alanları, altyapısı, yolu hepsi birlikte bakılıp ona göre plan yapılır ve uygulamaya geçilir. Ama siz planın yapmışsınız, diyelim ki çocukların oynayacağı park yoksa oraya siz konut yapamazsınız, orası iş merkezi olarak planlanmıştır. Ama arkadaşların şöyle bir şeyi var; çocuklara ben kendi parselimde oyun alanı yaratırım diye argümanlarla ikna ediyorlar. Halbuki böyle olmaz. Kamusal alan ayrı bir şey. Sen kendi içerisinde park yap havuz yap ona kimse karışmaz ama kamusal alan değil orası. Kamusal alan herkesin kullanabileceği bir alan, onları yok edemezsiniz, onlar olmadan da oraya konut yapamazsınız. Herkesin kendine göre bir plan fikri olduğu için belediye başkanını da o fikre ikna edebiliyorlar, başkan yardımcılarını meclis üyelerini de ikna edebilir ve o çerçevede yapılmış bir sürü plan değişiklikleri var. Bunların da çoğu nedense Folkart’a yaramış. Genellikle Folkart’ın projeleri parsel bazında plan değişikliğine uğramış, ona bir iltimas tanınmış.

G: Açık yani?

YALÇIN: Çok net. Bunların bir kısmını dava edip iptal ettirmişiz, bir kısmını edememişiz. İdari mahkeme de her şeyin sonucunu bağlayan bir mahkeme haline gelmiş, hakimi ikna etmeye çalışıyorsunuz, kent kültürünü, kent kimliğini anlatmaya çalışıyorsunuz, bu işin sahibi olması gereken belediye başkanına anlatamadığınız bir şeyi, günde 10 bin tane sorunla ilgilenen bir hakime anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu çok ciddi bir garabet. Çoğunu da anlatamadık, davalar düştüğü için de kendileri hak kazandılar ve o yapılar yükseldi. Bunlar çoğaldıkça oradaki altyapı sorunları giderek hepimize dert olacak.

CHP’li belediyeler yok birbirimizden farkımız dedirtiyorlar bir anlamda. Soyer’e oy vermiş insanlar, en azından ‘bu büyük bir hata, nasıl böyle bir yapıyı yaptılar’ sözünü duymayı bekliyordu ama herkesi ters köşe yaptı, duyamadık.

YALÇIN: Şu an duymuyoruz ama biz o konudaki beklentimizi henüz yok etmiş değiliz, hala bekliyoruz ondan öyle bir cümle.

Başkan Soyer, ‘İzmirliyi küstürmem’ demek yerine ‘Yatırımcıyı küstürmemek lazım” diyor. Peki bu sözün hiç mi anlamı yok?

YALÇIN: Şöyle bakmak lazım; hükümetin derdi zaten belli, hükümet her şeyi paraya çevirmeye çalışıyor. Onun öyle tarihle, kültür ve sosyal yaşantı alanları ile bir derdi yok. O kendi iktidarını sürdürebilmek için parayı çevireyim, birileri çok kazansın ama o çok kazanan birileri aşağıdakilere az kazandırsın, ekonomiyi böyle tıkır tıkır yürütelim. Ekonomi tıkır tıkır yürüdüğü sürece ben de iktidarda kalırım. Tek derdi bu. Herkese de bunu angaje etmeye çalışıyor. Kentlerin, gelecek kuşaklara bozulmadan kalması için tam da bu dönemde, tarihin bu döneminde bir takım ciddi kararlar alınması gerekiyor. Bu kararları da alması gereken sosyal demokrat belediyeciliği iddia eden kurumlar olması gerekiyor. Kent yaşamı artık, kentlilerin sahip çıkacağı bir yaşam olması gerekiyor. Tam da bu aşamadayız, aslında tarihi bir dönemdeyiz. Vatandaş şunu bekliyor; her şeyi talan ediyor bu hükümet, yaşanmaz hale getiriyor diyor, ama  şöyle talihsiz bir şey var, bizim için talihli aslında da… Mesela Cumhurbaşkanı diyor ki İstanbul'u mahvettik. Bunu itiraf ediyor. Kendince kendini işin içinden sıyırmaya çalışıyor. Gözümüzün önünde bu kadar kötü bir örnek varken, İstanbul Ankara gibi. Bu politikaların meşruiyeti artık halk nezdinde azalıyor. ‘Kentin önünü açacağız, kalkındıracağız’ gibi süslü cümleler de artık bu tür projeleri savunacak halde değil. Vatandaş artık daha doğal, daha sakin bir yaşam istiyor. Bu algı da bir yandan gelişiyor. İnsan doğal gıdaya, doğal yaşam alanlarına ulaşmaya çalışıyor. Kentten bireysel olarak uzaklaşıp tarımsal alan bulmaya çalışıyor. Bu anlamda ciddi bir göç var İzmir ve Ege Bölgesi'ne. Artık vatandaşın kafasında ‘bu proje iyi, istihdam sağlayacak, yatırımcı da şöyle yapacak’ diye bir algı kalmadı. Buna çok net inanıyorum. Tam bu aşamada şuna bakmak lazım; bizim başkanlarımız, meclis üyelerimiz, yani yerel siyaseti şekillendiren kesimler nereden geliyor. Bunların içerisinde çok fazla yoksul insan yok, daha çok zengin insanlar bu çevrelerde yer alıyor. Bu zengin insanların bakış açıları da genellikle rant amaçlı. Bunlar, onları çok rahatsız etmiyor. O nedenle tam bu aşamada bir yol haritası olmayınca belediyelerde, herkesin kafasında bir plan, herkesin kafasında bir İzmir, herkesin kafasında bir kalkınma planı olduğu için bu proje aradan sıyrılıp gidiyor. O nedenle bizim bunu değiştirecek bir bakış açısına ihtiyacımız var. İşte tam bu tarihsel dönem buna işaret ediyor. Yoksa bu saldırı altında kentlerde çok şey değişti. İzmir için yaşanamaz bir kent demiyoruz, hala yaşanılabilir bir kenttir ama yaşanılır kent olma sıfatını gitgide hızla bitiriyor. Hep bu bakış açısından. ‘Yatırımcıyı küstürmeyelim’ bakış açısı tam da buna hizmet eden bir bakış açısı. Bizim yatırımcıyla bir derdimiz yok, bizim kenti planlamakla bir derdimiz var ve burada bu hükümetin yaptığı en kötü şey şudur; yatırımcıyı halkla belediye ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Taş ocaklarında da jeotermal enerji santrallerinde de kent içi projelerde de bunu gördük. Bu, büyükşehir belediyesinin kenti planlaması ile ilgili bir konu ama zaten büyükşehir bunu yapmasa Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yapacak. Büyükşehir belediye başkanları da ‘madem onlar yapacak onların yerine biz yapalım’ diye çok yanlış bir düşünce ile yola çıkıyorlar. O yüzden bu belirsizlikte doğru yeri işaret etmek gerekiyor. O yüzden bize, ‘istemezükçünün’ arkasını doldurmak için; her şeye karşısınız, yenilenebilir enerji diyorsunuz rüzgar enerjisine karşısınız, bina yapılacak taş gerekiyor, taş ocağına karşısınız, nasıl yol yapacağız, hiç mi yol ,hiç mi bina yapmayalım diyorlar. Hep böyle her şeyi belirsiz, kendi bağlamından koparan bir takım algılar ve kavramlar haline getiriyorlar. Hükümet bunu çok iyi beceriyor, onları övmek için söylemiyorum, bu kötü bir şey. Biz de bu tuzağa düşüyoruz, siyasi altyapısı olmayan birçok kesim, özellikle belediyelerde görev alan meclis üyeleri vesaire, bunlar da bu tuzağa düşüyor. Halbuki şunun söylenmesi gerekiyor; Buraya taş ocağı yapıyorsan halkın sağlığı ile ilgili ÇED raporu ile ilgili bir araştırma yapman gerekiyor, sen diyeceksin ki ben araştırdım raporlarla sabit, buraya bir zararı olmayacak, kesin kanıtı var. Biz o rapor üzerine konuşalım. Ama sen bunu vatandaşa bırakırsan, vatandaşla yatırımcıyı karşı karşıya getirirsen sürekli halk kavga eder, halkı da bu şekilde bölmüş oluyorsunuz, isteyenler istemeyenler olarak. Ama devlet bundan sıyrılmış durumda. Hiç devletin iradesini tartışan yok. CHP'li belediyeler de bunu tartışmıyor.

İzmir’de?

YALÇIN:Türkiye'de mesela bir sürü taş ocağı kavgası var. İzmir'de geçen dönemin CHP'li belediyesi, bu dönemki de dahil, hiç dahil olduklarını görmedim. O da bizim vatandaşımız, o köy de İzmir'e ait. Kemalpaşa'da mesela Akalan köyü var. Yola barikat kurdular, gece gündüz nöbet tuttular. Bir tane belediye yetkisi gelip de orada ne oluyor diye bakmadı. Kemalpaşa Belediyesi AKP'liydi ilgilenmedi. Vatandaşın derdi mi kendi köyünün suyunu korumak? Bu nasıl vahşi bir yaşam oldu böyle? O yatırımcı parasıyla adamlar tutup onlarla kavga ettiriyor. Bu kimseyi de rahatsız etmiyor. Hadi hükümetin derdi değil ama CHP'li belediyeleri, meclis üyelerini rahatsız etmesi lazım. Biz bunu Aziz Bey'e de söyledik,  vatandaş bu kadar kendi imkanlarıyla dava ediyor, mücadele ediyor, yollara barikat kuruyor. Bu hepimizin sorunu, belediyelerin buna müdahale etmesi gerekiyor dedik. Karaburun’da Rüzgar Enerjisi Santralleri kuruluyor. Ciddi bir rüzgar potansiyeli var Ege Bölgesi'nde. Ama bu rüzgar santralini gidip direkt köyün dibine kurmanız gerekmiyor. Bütün sirkülasyonu değiştiriyor. Neden? Çünkü o tribünün taşınması için yola ihtiyaç var, en kısa yol köyün yolu. Köyün 4 metrelik yolunu 10 metreye çıkarıyorsunuz, onları taşımanız kolaylaşıyor. Aksi takdirde yol açmanız gerekiyor. Köyün dibine hemen koyuyorsunuz, onun sesi var, sirkülasyonu var ama o tribünü diken insan İstanbul'da yaşıyor. Oradaki kuş sesleri, habitat hepsini değiştiriyor. İşte ne oluyor, sonra siz rüzgar enerjisine karşısınız, buna da karşısınız. Hükümet vatandaşı yatırımcı ile karşı karşıya bırakıyor. Halbuki derdimiz planlama.

Bir savunma da şu; ‘Kent dokusu mu kaldı, siz ne için mücadele ediyorsunuz…’ Ya da ‘kent merkezine hiç bozulmamış Simi Adası muamelesi yapmak komiktir.’ Yani zaten bozulmuş, siz ne için mücadele ediyorsunuz’ diye bir bakış açısı olabilir mi?

YALÇIN: Böyle şeyler karşımıza çıkıyor bazen… Özellikle İnciraltı ile ilgili çok laf ediliyor. Evet, kent dokusu var. Kent dokusu bozulmamış değil, mükemmel bir şekilde korunmuş bir halde durmuyor. Neden durmuyor? Çünkü bizim hükümetlerimiz bu konuda hiçbir şekilde özen göstermemiş. Avrupa'ya gidersiniz mesela kent merkezi tamamen korunmuştur, kentin dışında da yeni yapılar oluşturulmuştur. Ama biz de buna uyulmamış. Bunda hepimizin suçu var, belki zamanında biz de ses çıkaramadık, göremedik, bizim dedelerimiz babalarımız da göremedi. Bu da mümkün ama bizim yapmamız gereken bundan sonrasını korumak. Kötü, kötüye örnek gösterilemez. O kötü bir şeydir, bundan sonra yapılacak kötülere referans olamaz. Bizim bundan sonra bundan ders çıkarıp gelecek kuşaklara bu kenti, ki hala yaşanılabilir bir kenttir, burada çok net altını çizeyim, bunu taşımamız, korumamız gerekiyor.
Bu biraz kötücül bakış açısı. Kötüyü gösterip daha kötülerine niye izin verilmiyor diyor. Ama gelecek kaygısı olmayan bir bakış açısı bu. İnsanların bence torunlarının, çocuklarının daha gelecek kuşaklarının nasıl bir İzmir'de yaşayacağına dair bir tahayyülleri olması gerekiyor. Bizim bunu şu andan hayal etmemiz gerekiyor. Nasıl bir İzmir bırakacağız? Biz bunu düşünmezsek ‘nasıl olsa bizden öncekiler yapmış, biz de yapalım, niye yapmıyoruz zaten bozulmuş’ diye bakarsak gelecekte nasıl bir İzmir olacağını kimse göremez, kimse garanti de veremez. Bizim de gelecek kuşakları düşünmemiz gerekiyor.

- İZMİR'İN KENT SUÇLARI HARİTASI... 

YARIN: KÜLTÜRPARK NE DURUMDA?

BİRİNCİ KORDON’UN PLANLAMASI NE OLACAK?

DİP NOTLAR:

(*) Başkan Soyer’e ikinci açıklamasından sonra ilk tepkili cevap; sosyal medyada “Size ‘İzmir’de İstemezükçüler var’ diyen ‘rant yatırımcıları'’ engellenmemiş olsalardı bugün çok sevdiğinizi söylediğiniz İzmir kentinin ne tarihi, ne kültürü, ne kıyısı, ne de yaşam alanını bırakacaklardı. Uluslararası toplantılarda anlatılabilecek bir İzmir Kenti de kalmayacaktı.  Alın size engel olunan rant yatırımları içeren kısa bir liste” diye yazan Mimarlar Odası İzmir şube eski başkanı, mimar Hasan Topal’dan geldi.

İşte, ‘çok üzgünüm’ diyen Hasan Topal’ın hatırladığı liste:

-Elektrik Fabrikası bir gökdelen yatırımı olacaktı.

-Havagazı Fabrikası bir gökdelen yatırımı olacaktı.

-APİKAM yıkılıp yerinde bir gökdelen yatırımı olacaktı.

-Adnan Saygun Sanat Merkezi’nin bulunduğu alan gökdelen yatırımı olacaktı.

-Kırmızı Kutunun konulduğu Konak Meydanı bir AVM yatırımı olacaktı, yatırımı da İtalyan ortaklı bir yatırımcı yapacaktı.

-Filamingoların ve kuşların yaşam alanı olan Çiğli Kuş Cenneti’nde Konteyner Terminalleri içeren Özel Liman Yapıları Yatırımı yapacaklardı.

-İzmir Metrosu Basmane İstasyonu çatısını yırtarak Fevzipaşa Bulvarı’nı ve belediyenin deniz tarafından Konak Meydanı’nı VİADÜK olarak geçecekti.

-Kordonyolu sadece otoyol değil, pasaport binalarını ve Gümrük binalarını yani kıyıdaki tarihi binaları yıkarak geçecek bir yatırımdı

-İnciraltı’nda tarım alanlarında 30 bin kişinin yaşayacağı bir yapılaşma yatırımı olacaktı. EXPO için size yer bile kalmayacaktı.

-Kordon ve Mithatpaşa’da iki üç yapının birleştirilerek yerine gökdelen yapılması da yeni değil, 95’li yıllarda İzlenen bir yatırım filmi idi.

-Balçova tarihi Agamemnon Kaplıcaları alanı ve Teleferik yamaçları rantçı YATIRIMCI tarafından sonsuza kadar yok edilecekti.

-Çiğli kıyılarında Kuş Cenneti’nin devamı olan Sulak Alanlar-Ekosistemler Ballı Takas olarak yatırıma açılacaktı.

Alsancak yolcu limanı ile Gar arasına, TMO siloları da yıkılarak 90 000 M2 AVM Yapılacaktı.

Alsancak Stadının yerine AVM yapılacaktı..

Üçkuyular’da iskele ile Lagün arasına Özel Kruvaziyer Liman yapılacaktı.

 
Palut: Önemli olan istikrara dönüştürmek
 
Mutlu'dan sanayi esnafına: İduğ içinizden biri
YORUMLAR
Toplam 1 yorum var, 1 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
Yaman Birecikli 11 Aralık 2019 Çarşamba 13:22

Öncelikle bu önemli röportaj için sizi kutlarım.Bence TMMOB artık bir şekilde siyasette etkili olması gerekmektedir.En azından yerel yönetimlerin meclislerinde Odaların desteklediği mimar ve şehir plancıların mutlaka bulunmaları gerekiyor.Yerel Meclis’lerimizin eğitim vasfı ve seviyesi maalesef çok düşük.Selamlar

Yorumu oyla      0      0  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Batur'dan flaş Soyer, Yücel ve Gruşçu mesajları!
Konak Belediye Başkanı CHP'li Abdül Batur, göreve başladığından bu yana ...
‘Kemeraltı gece yaşasın’ söylemi çok fazla balon!
Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği’nin yeni başkanı Semih Girgin ile Gönül Soyoğul konuştu.
İntihar, çok zor bir eylemdir
Gönül Soyoğul sordu, Prof. Dr. Ali Saffet Gönül yanıtladı...
 
Kemeraltı ranta değil değere dönüşmeli!
Gönül Soyoğul, Kemeraltı’nı orayı yaşayan, ekmeğini oradan çıkaran, Kemeraltı’nın ...
Kemeraltı Platformu Sözcüsü Ceylan: Ya TARKEM, KİPA olursa?
Gönül Soyoğul, Kemeraltı’nı orayı yaşayan, ekmeğini oradan çıkaran, Kemeraltı’nın ...
İstanbul aşk gibi bir şeyse, İzmir derin bir dostluktur!
Gönül Soyoğul 'İzmir'i sordu, Prof. Dr. Melek Göregenli yanıtladı...
 
Yücel’den adaylık ve ‘Soyer iddiası’ mesajları, eleştirilere yanıt ve 20 ayın raporu!
CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel, ‘olağan kongre süreci’ öncesi Gerçekizmir’e ...
Ali Engin'den '150 gün' raporu ve 'çarpıcı' kongre mesajları!
Narlıdere Belediye Başkanı CHP’li Ali Engin, görevde geride bıraktığı ...
CHP'li Kökkılınç anlattı: Büyükşehir kadına şiddete o projelerle 'dur' diyecek!
İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi CHP Grup Sözcüsü ve Toplumsal Cinsiyet ...
 
RÖPORTAJLAR
ÇOK OKUNANLAR
FACEBOOK'TA GERÇEK İZMİR
TWITTER'DA GERÇEK İZMİR
YAZARLAR
Fikret İlkiz
Pitos, dans ve parmak şıklatmak
Gönül Soyoğul
İki beşlik bozduk şurada kadın kadına...
İlker Ağın
TMMOB ve barolar …
Sercan Avcı
İzmir siyasetinin pandemi sınavı!
Dr. Tuncay Filiz
Sanma ki biri seni anıyor…
Taha Okan
'Eczacı Hanım’ın çantası!
Seray Akın Ürkmez
İnsanın son mülkü
ÇOK YORUMLANANLAR
Gerçek İzmir
KünyeKünye Ä°letiÅŸimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri